Hafızamızı Nasıl Güçlendiririz?

ABD’de Silahlı Saldırı

Dünya’nın Gözünde Türkler

Atatürk ve İngiliz Belgeleri

Toplumsal Değişimin Dinamikleri

Siyaset, Yaşam 15 Mart 2016
1.419

Türkiye’de Toplumsal Değişimin Dinamikleri

Dünyamız ekonomiden siyasete; uluslar arası sistemlerden ulusal sistemlere, devlet yönetiminden şirket yönetimine; ideolejilerden inançlara kadar çok önemli bir değişim süreci içerisinde bulunuyor. Algı operasyonları ile de zihinlerin belirlenen hedeflere güdümlenerek, yeniden inşa edilmeye çalışılıp, ilişkilerin yeniden düzenlendiği görülmektedir. Tüm dünyada modern toplumdan post-modern topluma geçiş yönünde yeni ilkeler benimseniyor ve yeni yükselen değerler toplumları geleneksel değerlerden kopmaya ve değişime zorluyor. Yaşadığımız toplumun tasarımı, dünya halklarının dizaynı tek düzen bir nizama bindirilmek, tüm bireylerin zihnine bu düşünce ilmek ilmek işlenmek isteniliyor. “Değişmeyen bir şey varsa o da değişimin kendisidir.” tümcesinin de vurguladığı gibi değişimin sınırı yoktur ve diğer toplumlar kadar ülkemizde doğru orantılı olarak bu değişim süreçlerinden etkilenmektedir. Toplumsal değişimin dinamiklerini konu aldığımız bu raporda geniş çapta değişim süreçlerini sosyal-kültürel, teknolojik-ekonomik ve ideolojik ekseninde inceleyip irdeleyeceğiz.

Toplumsal sistemde değişim, toplumsal sistemin bilgi düzeyiyle çok yakından alakalıdır. Toplum, tabiatla ve insan ilişkileriyle ürettiği bilgilerin seviyesine bağlı olarak, değişimi kabullenmeye eğilimlidir. Bu da bir altyapı sistemi olarak teknoloji, ideoloji ve inançları ön planda karşımıza çıkarır. Öyle ki; son dönemlerde toplumun nasıl bir ruh haline sahip olduğunu anlamak için bireylerin kendini çok rahat bir şekilde ifade ettikleri sosyal medyaya bakmak yeterli olacaktır. Sonuç olarak yapılan paylaşım ve yorumlar bize ışık tutacaktır.

1.Ekonomik Değişim

Ekonomide yaşanan en önemli değişim şüphesiz globalleşmedir. Bunun yanı sıra ülkemizde serbestleşme, özelleştirme adını verebileceğimiz değişimler yaşanmıştır. Ticaret ve sermaye hareketleri ile bilim ve teknoloji alanındaki gelişmeler ulusal devletlerin sınırlarını aşan boyutlara ulaşmış ve trans-nasyonel1 bir boyut kazanmaya başlamıştır. Globalleşme ya da küreselleşme olarak adlandırılan bu olgu ülkelerarasındaki ilişkilerin ve işbirliğinin düzeyini ve boyutlarını tamamen değiştirmiştir. Bilgi ve iletişim teknolojilerindeki inanılmaz değişimler ulaştırma ve iletişim maliyetlerini önemsiz bir hale getirmiş, böylece ülkelerin dünya ekonomileri ile entegrasyonu daha kolay bir hale gelmiştir.

Günümüzde Türkiye’nin pek çok bölgesi sanayi toplumu olarak nitelenebilir. Türkiye sanayi toplumuna hızlı geçiş olgusunu Müslüman toplumlar arasında başarıyla gerçekleştirebilen az sayıdaki ülkelerden birisidir. Ülkemiz ekonomisi imalat sanayi üretim endeksi, Merkez Bankası rezervleri ve ithalat-ihracat göstergelerinde hızlı bir atılım gerçekleştirdi. Ekonomik değişimleri bireyler olarak baz alıp incelediğimizde ise, hızla artan tüketim ihtiyacının doğduğunu görüyoruz. Türkiye İstatistik Kurumu verilerine göre 2014 yılı itibari ile hanehalkı başına aylık tüketim harcamasının ortalama 2 Bin 848 TL’ye ulaşması ülkemizin de ne kadar tüketime eğilimli olduğunun ispatı olarak gösterilebilir. Bunun altında toplumumuza empoze edilen tüketim anlayışını, algı operasyonlarını aramak elbette şaşırtıcı olmayacaktır. Yeni fiyat etiketleme sistemi ülkemizde de geniş yer bulmuş; 14,90 – 14,99 TL gibi rakamlar ortaya çıkmış ve bu küsüratlı sistem bireylerde daha ucuz algısı yaratmıştır. Ticari ilişkiler çerçevesinde “Hepsi benim olsun.” ve “Büyük balık küçük balığı yer.” anlayışı benimsenmiş ve bunun sonucunda toplum fertlerinin kültürel birikimlerinde uçurumlar meydana gelmiştir. Genel olarak toplumlararası dürüstlüğün yerini yalan, dayanışmanın yerini ise ticari düzenbazlığın aldığı sık sık rastlanılan bir durum olarak görülmüştür. Bu olguda bireylerin duyguları körelmiş, kültürel yozlaşma sürecine girilmiştir.

1 Uluslarüstü olarak tanımlanan kavram.

2.Siyasal Değişim

Ülkemizde siyasal alanda yaşanan en önemli değişimin demokratikleşme olduğunu rahatlıkla görebiliriz. Sancılı darbe dönemlerinden geçen ülkemizde insan hakları ve özgürlükler demokratikleşme süreci içinde giderek önem kazanmıştır. Siyasal değişimlerden birisi de sivilleşme eğilimi olarak karşımıza çıkıyor. Devlet karşısında bireyin ve sivil toplum kuruluşlarının gücünün ve insiyatif alanının hızla geliştiğini gözlemliyoruz. Sivil toplum kuruluşlarında sözü edilen demokrasi doğrudan demokrasidir. Yani halkın kendi örgütü içinde, kendisini rahatça ifade edebilme özgürlüğüdür. Demokratikleşme ve sivilleşme birbirlerini karşılıklı olarak etkileyen ve güçlendiren başlıklardır. Bir yandan demokratikleşme ile bireyin ve sivil örgütlenmelerin önemi artarken; diğer taraftan sivil toplum kuruluşlarının sayıca artması demokratikleşme sürecini hızlandırmaktadır.

3.Sosyal-Kültürel Değişim

Dünyada sosyal-kültürel alanda çok önemli değişimler olurken, ülkemiz de paralel olarak bu değişimlerden oldukça etkilenmiştir. Sosyal değerler, bireyler arasında uyum ve güven ortamının oluşmasını sağlayan, kutuplaşmaları önleyen, kaynaştırıcı ve birleştici faktörlerdir. Ülkemizde sağ-sol çatışması, etnik köken ve inanç farklılıkları, particilik anlayışı ve takım fanatikliğine kadar uzanan birçok ana başlıkta bireylerde gittikçe artan kutuplaşma eğilimi görülmüştür. Nitekim günümüzde spor müsabakaları öncesi ve sonrasında bile gerçekleşen yaralama ve ölümler durumun ciddiyetini gözler önüne sermektedir.

 

  1. ve II. Dünya Savaşlarının yol açtığı neticeler itibari ile askerî yöntemlerle ülkelerin işgal edilmesi, sömürge haline getirilmesi güç bir durum olarak ortaya çıkmıştır. Sömürgeci devletler bunun yerine daha ağır yürüyen ve kalıcı tesirler bırakan, sömürüyü devamlı hâle getiren, tahribat yaratan kültür sömürgeciliğini tercih etmeye başlamışlardır.

 

Toplumun ortak değer sisteminin zayıflaması, çözülmesi ya da bu değerlerin bozulması toplumu tahrip eder ve millî bütünlüğü zedeler. İyi bir sosyal yapının varlığı ile toplumsal bütünlüğün devam etmesi, yeni gelişmeler karşısında ortak düşünce yapısının oluşması ve toplumda var olan ortak değerlerin korunması ile ancak mümkündür. Jeopolitik konumu ve kaynakları ile sömürgeci devletlerin iştahını kabartan ülkemiz, gelişme ve sanayileşme potansiyeli, demokratik yapısı ve güçlü ordusu ile bölgesinde her daim istikrar unsuru olmuştur. Gelişmekte olan ülkemizin geleceğini garanti altına almak ve millî birliğimizi devam ettirmek için kültür sömürgeciliğine karşı gereken tedbirleri almak, millî kültür değerlerimizi daimi muhafaza etmek zorundayız.

 

4.Teknolojik Değişim

İçinde yaşadığımız yüzyılda en önemli değişimlerden birisi de hiç şüphesiz yeni temel teknolojiler alanında ortaya çıkmıştır. Bilgi işlem teknolojisinde ve mikro- elektronik teknolojisindeki gelişmeler sayesinde ülkemiz “bilgisayarlaşma” adını vereceğimiz hızlı değişim sürecini yaşamaktadır. Bir taraftan bilgi işlem ve mikro-elektronik teknolojisindeki gelişmeler, diğer taraftan iletişim alanında geliştirilmiş yeni teknolojiler sayesinde ülkemizde bilgi ve veri iletişimi akıl almaz bir hız kazanmıştır. Üretim sürecinde ise bilgisayarların yanı sıra gelişmiş robotlardan günümüzde çok geniş ölçüde yararlanılmaktadır.

Teknoloji alanındaki yenilikler bunlarla sınırlı değildir. Jenerik teknolojiler alanında çok önemli gelişmeler olmuştur ve bu süreç devam etmektedir. Nükleer enerji, uzay ve havacılık teknolojisi, biyoteknoloji ve gen mühendisliği, yeni gelişmiş malzeme teknolojileri dünyada tüm organizasyonları değişime zorlayacak etkiler yaratmıştır.

Teknolojik değişimin artıları kadar eksileri de vuku bulmuştur. Ülkemizde genç bireyler bilgisayar oyunları ve sosyal medya paylaşım sitelerine bağımlı olma eğilimi göstermiştir. Dış dünyadan soyutlanmış ve bu da berabinde psikolojik sorunlara sebebiyet vermiştir. İnternet ortamında şiddet içeren oyunlara yönelim giderek artmakta, çok sık oynanan bu şiddet içeren oyunlar zamanla şiddete karşı duyarsızlığın gelişmesine neden olmaktadır. Elbette davranış sorunları yaşanması da kaçınılmaz olmaktadır. Uzun saatlarini bilgisayar başında geçiren bireylerin, sosyal ilişkileri güçleşmiş, iletişim becerilerini kullanarak dili doğru biçimde kullanabilme becerileri de gerilemiştir.

5.Kentleşme

Kentleşme sadece bir nüfus değişimi veya kentlerin nüfusunun artması değil aynı zamanda sosyal ve ekonomik bir dönüşümdür. Kentleşme üretim ve istihdamda ağırlığın tarımdan sanayi ve hizmet sektörüne kaydığı evrensel bir olgudur. Tarım toplumları yerine endüstri toplumunu ve gelecekte “bilgi toplumunu” oluşturma sürecidir. Kentleşme sadece nüfusun kentlerde yoğunlaşması değildir. Bunun ötesinde farklılaşmış uzmanlaşmış, örgütlenmiş kent toplumunun inşa edilmesidir. Kentleşme sadece kentlerin sayısının artması da değildir. Demografik – ekonomik bakımdan büyüyen kentlerin bölgesel, ulusal ve dünya (küresel) boyutlarda ilişkileri organize edebilmesidir. Kentleşme kentsel çevrenin, kentsel toplumun yaşamını nesiller boyunca sürdürebileceği biçimde geliştirilmesidir. Kentleşme nedenleri biri diğerinden etkilenen nedenler olarak, ekonomik, teknolojik, siyasal ve psiko-sosyolojik nedenler şeklinde sınıflandırılır. Ülkemizde 1950’li yıllardan günümüze kentsel nüfus artışı görmekteyiz. Tarım işçileri ailelerini de birlikte kente götürmekte yada sonradan aldırmakta olduklarına göre, traktörün kentleştirdiği köylü sayısını 8-9 milyona yaklaşmış olduğu sonucuna varılır. Kentsel nüfus 1950 yılından buyana 16,5 milyon artmış olduğuna göre traktörün tarıma girmiş olmasının bundaki payının yarıyı bulduğu kabul edilebilir. Bu durumda ülkemizde tarımda makineleşmenin kentleşme devinimlerini hızlandıran, hızlı kentleşmeyi belirleyen etmenlerin en önemlilerinden biri olduğunu kabul etmek gerekir. Ekilebilir toprakların sınırına ulaşılmış olması, tarımda verimin azlığı ve toprağın gereğinden fazla parçalara ayrılmış olması ülkemizde köylüyü tarımdan itmeye yol açmıştır. Bununla birlikte kentteki iyi yaşam koşulları, kırın itici nedenleriyle birleşince kente göçü zorunlu kılmaktadır. Ülkemiz bu ince dengeyi bozmamak için yapılan analizler doğrultusunda her gerekli görülen vadelerde çiftçi ve hayvancılıkla uğraşan bireylerimize hibe ve kredi desteği uygulamaları ile desteklemekte. Bu durumda kentin cazibesi ile devletin akılcı politikaları çekişme içindedir. Son yıllarda artan tarımsal gıda ve besi ithalatları ülkemizin kota koymasına da sebebiyet vermiş ve içinde bulunduğumuz durum politikaların yeterli olmadığının bir neticesi olarak gösterilmiştir.

Tarihsel olarak da, kentler, ilk ortaya çıktıkları andan itibaren, değişme ve gelişmenin taşıyıcısı ve yol göstericisi olmuşlar; yararlı ve olumlu bir işlev gördüklerinden dolayı da desteklenilmişlerdir. İnsanlık tarihinde insanın yaşadığı çevreyi değiştiren iki büyük devrimden ilki “Tarım Devrimi”, diğeri “Sanayi Devrimi”dir. Tarım devrimi sonucunda yerleşik hayat ve bunun sonucu olarak köyler ve kentler ortaya çıkmıştır. Sanayi devrimi sonucunda ise, hızlı bir göç dalgası yaşanmış ve bunun sonucunda da bugünkü anlamda modern kentler ortaya çıkmıştır.

Günümüzde, modern toplumlar, yerini postmodern toplumlara bırakmakta; kültür kalıpları değişmekte ve toplumları, geleneksel değerleri terk edip değişime ve yeniliklere zorlamaktadır. Bilişim ve iletişim alanında yaşanan gelişmeler, toplumları birbirlerine yaklaştırmakta, mesafeleri kısaltmaktadır. Bu zaman diliminde, gelişmişlik düzeyi ne olursa olsun, bütün toplumları ilgilendiren köklü bir dönüşüm ve değişim sürecine girildiği artık kabul görmektedir. Sanayi toplumundan sanayi sonrası bilgi toplumuna doğru yaşanan bu gelişmeler, ekonomik, sosyal, siyasal, yönetsel ve kültürel bütün aktörlerle yakından ilgilidir ve bu dönüşümün yansıdığı alanların başında “kent mekânları” gelmektedir. Bu dönüşüm, anlayış ve yapılanmalarıyla kentleşmenin içeriğinde, modernizm-postmodernizm ikilemi çerçevesinde bir tartışmayı da ön plana çıkarmaktadır. Gelişmekte olan ülkeler açısından, modernleşme sürecinde kentleşme boyutlu elde edilen kazanımları, aynı zamanda küreselleşme sürecindeki modernleşmenin yeni biçimi, geç modernleşme olarak veya kültürlerin karışımı ve etkileşimi olarak görenler bulunmaktadır. Kent ve kentleşmenin kazandığı modernizm içerikli nitelikler, postmodenizm dönüşüm sürecinde küreselleşmenin olumlu ya da olumsuz yansımaları anlamında önemli ölçüde değişime uğramaktadır.

 

6.Din, Toplum ve Siyaset

 Cumhuriyetin kuruluşu ile birlikte modernleşmeyi ulusal bir misyon olarak tanımlayan Türkiye’nin en önemli handikapı çağdaşlığı değişmeyen kalıplar içinden algılaması oldu. Hâlâ süregelen bu anlayış, modernliğe uygun olmadığı düşünülen var olma hallerini kamusal alanın dışına iterken devletle toplum arasındaki mesafeyi de açtı. Böylece farklı yaşam biçimlerinin ayrı birer cemaat olarak şekillendiği, bu cemaatler arasında kaçınılmaz bir yabancılaşmanın sürekli beslendiği bir toplum haline gelindi. Bir hakemlik kurumu olması gereken laiklik ise, dindarlığın hukuksal bağlamda devlet tarafından tanımlanmasıyla sonuçlandı. Bu durumun en vahim sonucu bizimkine benzemeyen yaşam biçimlerinin birer şablona indirgenerek çoğu zaman kolaylıkla “çağdışı” olarak mahkûm edilebilmesiydi. Böylece toplumun farklı kesimlerinin birbirini tanıma ve anlama imkânı daralırken, kamusal alan bir çatışma ortamı olarak görülmeye başlanmıştı.

Türkiye’de toplumsal yaşam hızlı bir dönüşüm içerisindedir. Temelleri 19. yüzyıl Osmanlı toplumunun Batılılaşma hareketinde olan, gerek ekonomik, gerek sosyal alanda birbirini besleyen değişimler kendi iç çelişkilerini de beraberinde getirmiştir. Cumhuriyet kurulduktan sonra Türkiye’de Batı yanlısı dönüşümün giderek hız kazanması çelişkileri keskinleştirmiş, Batı tarzı modernleşmenin taraftarları ile buna karşı oluşan tepkisel hareketler arasında günümüze kadar sarkan bir mücadeleyi başlatmıştır. Laiklik ve irtica temaları etrafında şekillenen bu mücadele Cumhuriyet tarihi boyunca kesintisiz sürmüş, kuruluş yıllarından itibaren Cumhuriyet kendisini sürekli din temelli reaksiyoner bir tehdit altında hissetmiştir.

Algılanan tehdit çok partili demokrasiye geçişle giderek siyasal söyleme hâkim olmaya başlamış, 1950-60 arası iktidardaki Demokrat Parti (DP) ile Cumhuriyet’in kurucu elitlerinin partisi olan ancak bu dönemde muhalefette kalan Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) arasındaki mücadelenin temelini oluşturmuştur. 1960-80 arasında siyasetin sağ-sol eksenine kayması laiklik söylemini geri plana itmiş, hatta 1973’te CHP’nin, o günkü söyleminde fakirliğe verdiği önemle diğer partilere göre sola daha yakın gözüken Milli Selamet Partisi (MSP)’yle koalisyon kurmasına yol açmış ise de, 1980 sonrasında ortaya çıkan tabloda laiklik sorunu yeniden gündeme oturmuştur. Necmettin Erbakan liderliğinde 1970’ten itibaren gelişen Milli Görüş hareketi 1980 darbesi sonrasında Refah Partisi (RP) etrafında örgütlenmiş, 1994 seçimlerinden birinci parti olarak çıkan Refah, Türkiye siyasetinde ilk kez İslam referanslı bir partiyi sisteminin en büyük partisi haline getirmiştir.

Seçmen tercihlerinde yükselen Milli Selamet/Milli Görüş geleneği ülkede siyasal İslamın yeniden tehdit olarak algılanması sürecine hız katmıştır. 1970’ li yıllarda marjinal bir kesimden destek bulan MSP’nin devamı niteliğindeki RP, etkin bir parti örgütlenmesiyle, kentli alt sınıflar gözünde çekiciliğini kaybetmiş sol hareketin bıraktığı boşluğu doldurmuştur. Geleneksel olarak küçük Anadolu çevre cemaatlerinden destek bulan bu hareket, kentlileşen seçmen tabanı ile birlikte merkez sermayesine karşı gelişen bir çevre sermaye kesiminden de destek bulmuş ve İslami imgelerle muhafazakâr bir ahlaki çerçeve etrafında birleşmiş görünen bir “karşı-elit”i ortaya çıkarmıştır. Şerif Mardin’in terminolojisi ile bu değişim, “çevrenin” marjinal İslamî akımlarının “merkezin” kontrolü altındaki kamusal yaşama daha yoğun bir şekilde katılımını sağlamıştır.

1995 seçiminin ardından kurulan koalisyon hükümetinde büyük ortak olarak yer alan RP’nin icraatları süresince ülkede siyasi kutuplaşma ciddi şekilde artmıştır. Bu kutuplaşma sonunda ülkeyi “28 Şubat” sürecine sürüklemiş, Anayasa Mahkemesi’nce kapatılan RP yerine kurulan Fazilet Partisi (FP) de kapatılınca hareket ikiye bölünmüş, Milli Görüş etrafında birleşmiş kadrolar Saadet Partisi (SP)’nde yer alırken, “yenilikçiler” diye adlandırılan kadrolarla kurulan Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) 2002 seçimlerinde tek başına iktidara gelmiştir. Necmettin Erbakan önderliğinde 1970 yılında kurulan ancak bir yıl sonra Anayasa Mahkemesi’nce kapatılan Milli Nizam Partisi’nden (MNP) bu yana kurulmuş olan ve Milli Görüş hareketini, Erbakan’ın deyimiyle, “Batı klubü” temsilcileri olarak gördüğü diğer partilerden ayıran İslamî temelli partilerden farklı olarak AKP, gerek programını gerekse politikalarını Türkiye’nin Batı ile bütünleşmesi üzerine oturtmuştur. Liderlerinin “muhafazakâr demokrat” olarak tanımladığı AKP, İslami geleneklere bağlı, bu bağlamda muhafazakâr değerleri savunan, ancak 19. yüzyıldan bu yana Türkiye’yi ikiye bölmüş olan “Batı tarzı modernleşme İslami geçmişe dönüş” diye adlandırılabilecek karşıtlıkta Batı modernitesi yönünde ağırlığını koymuş olan bir parti görünümündedir.

Laik-İslamcı” çatışmasının toplumsal temelde karşılık bulup bulmadığını irdeleyen araştırmalar; halkın büyük çoğunluğunun dindar olduğunu, ancak bu dindarlığın farklı yaşam tarzlarını seçmiş kişilere karşı büyük bir hoşgörü içerdiğini, aynı zamanda Cumhuriyet reformlarına sahip çıkıldığını, bu reformların ülkeyi ileriye götürmüş olduğuna inanıldığını, Türkiye’de bir şeriat özlemi olmadığını, dinin siyasal projelere alet edilmesine sıcak bakılmadığını, bu bağlamda dini temellere dayalı partiler istenmediğini ve ne devletin dine ne de dinin devlete karışmasının hoş karşılanmadığını ortaya koymuştur. Örneğin, Türkiye halkının %85’i, bir kadının Allah’a ve Hz. Muhammed’e inanıyorsa başını örtmese bile Müslüman addedileceği görüşünü kabul ediyor, ama aynı zamanda %75’i üniversite öğrencilerinin istedikleri takdirde başlarını örtmelerine izin verilmesi gerektiğini düşünüyordu. Buna karşılık, Refah Partisi’nin “türban” politikasını destekleyenler çok daha düşük bir oranla %46’ydı. Toplumun %54’ü, ordu desteği olmadan da laikliğin korunacağı görüşünü savunmakta, karşı görüş %25 ile seçmenin ancak dörtte birini oluşturmaktadır. Benzer şekilde, çoğunluk Türkiye’nin sorunlarını sivil yönetimler yerine askeri bir rejimin çözümleyeceği kanısında değildir. Ancak, %27 olan karşıt görüş de azımsanamaz. Öte yandan, kamuoyu nezdinde silahlı kuvvetler Türkiye’ye özgü farklı bir konuma sahip görünmekte, ordu mensuplarının gerektiğinde sivil yönetimleri eleştirebileceği görüşünü halkın %59’u desteklemekte, karşı görüşte olanlar %18’de kalmaktadır. Türkiye’de sivil siyasete öncelik verilmesi kuşkusuz demokrasinin kurumsallaşması açısından son derece önemlidir.

Araştırmalardan ortaya çıkan bir diğer önemli bulgu, son yıllarda dünya kamuoyunda gündeme gelen ve Müslümanlar ile terör arasında bağlantı kuran görüşlerin en azından Türkiye Müslümanları için geçerli olmadığıdır. Türk halkının çoğunluğunun terörü desteklemediğini ortaya çıkarmıştır.

 

İnsanlık tarihi üzerine yapılacak bir inceleme aile yapısının, değerlerinin, aile içi ilişkilerin ve ilgili tutumların yaşanılan büyük çaplı toplumsal değişmeler paralelinde değiştiğini ve farklılaştığını görmek için yeterlidir. Nitekim geleneksel geniş aile yapısı yerine çekirdek ailenin ve bu aile yapısına uygun değer, ilişki biçimleri ve tutumların yaygınlaşmasının temel nedenlerinden birinin, tarımsal üretime dayalı kırsal toplumsal yapıdan sanayiye ve teknolojiye dayalı kentsel toplumsal yapıya geçiş olduğu bilinmektedir. Temel/evrensel kurumlardan biri ve toplumun çekirdeği olmakla nitelenen aile, bu özelliği ve modern dönemlerde yaşadığı değişimin çeşitli sonuçları nedeniyle olsa gerek günümüz toplumlarının politik kampanyalarının ve sosyal politika projelerinin üzerinde yoğunlaştığı kurumlar arasındadır. Örneğin, aile yapısında meydana gelen değişmelerin, ailenin gittikçe toplumsal beklentileri karşılamaktan uzak hale gelmesi anlamında olumsuz sonuçlarının görüldüğü birçok ülkede “geleneksel aile değerlerini koruma”ya yönelik politik kampanyaların veya “eskilere geri dönme”ye yönelik sosyal politikalara ilişkin bir kamuoyunun oluşmaya başladığı gözlenmektedir. Bu çalışmanın araştırma fikri bu öneme ilişkin bir farkındalığın ürünüdür.

 

 

SONUÇ

Yaşam tarzımızı, değerlerimizi, kültürümüzü şekillendiren dinamikleri ana başlıklar halinde detaylandırıp inceledik. Değişimin ülkemiz açısından getirisi olduğu kadar götürüsünün de hayli yüksek olduğunu gözlemledik. Egemen yaşam tarzı, hayatı bir tiyatro sahnesi gibi ele almaktadır. Toplumun ne giyeceğini, ne yiyeceğini, ne konuşacağını kısacası nasıl yaşayacağını kurgulayıp senaryoya döküyor. Burada irade ortaya koyanlar senarist, yönetmen ve yapımcılardır. Geri kalan herkes tercihten ve sorgulamadan uzak, sadece kendilerine biçilen rolleri yerine getiren oyunculardır. Sonuç olarak yeni gelişmeler ve değişimler karşısında ortak düşünce yapısının oluşması, gelişmesi, var olan ortak değerlerin korunması, milli birlik ve beraberlik ortamı ülkemiz için kilit rol oynamaktadır.

 

 

 

 


 

1 Prof.Dr. Coşkun Can Aktan, Yeni Değişim Dinamikleri ve Devletin Yeni Rolü

2 Prof.Dr. Vedat Bilgin, Türkiye’de Değişimin Dinamikleri, A Kitap Yay., 2012.

3 Türkiye İstatistik Kurumu, Hanehalkı Tüketim Harcaması, 2014.

4 Dr. Anıl Yeşildal, Bilgisayar ve İnternet Bağımlılığı, Milliyet, 2013.

5 Aydın Usalp, Toplumsal Değişimin Dinamikleri, Köklü Değişim, 2014.

6 Yrd.Doc.Dr. Metin İşci, Türkiye’de Sosyal Değerlerin Aşınması ve Kültür Sömürgeciliği, Isparta, 2002.

7 T.C. Kalkınma Bakanlığı, Temel Ekonomik Göstergeler, Gösterge ve İstatistikler, 2015.

8 T.C. Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı, Kırsal Kalkınma Verileri, 2015.

9 TESEV, Değişen Türkiye’de Din, Toplum ve Siyaset, Tesev Yayınları, Aralık 2006.

 

 

Samet Tanrıverdi

Yorumlar

Henüz hiç yorum yapılmamış.